Anonymous asked: Kız arkadaşın erasmustan ne zaman dönüyor ??

Beni yedirmezler.

0 notes, June 19, 2013

Dostoyevski Budala’nın son bölümünde, gerçek hayatın romanlardaki kurgulanmış olaylardan çok daha ilgi çekici vakalarla dolu olduğundan bahsettiğinde hiç çekinmeden benimsemiştim bu düşüncesini.

Şili’de Allende döneminin en ünlü polislerinden biri olan Abel Romero’nun çözdüğü çok ilginç bir olayı anlatacağım. Bolano abimiz bir kitabında bu olaydan bahseder.

Valparaiso’da Ugalde caddesindeki bir pansiyonda alnında kurşun yarasıyla bir ceset bulunur. Oda kapısının mandalı kapalı ve arkasına da bir sandalye dayalıdır. Pencereler içeriden kapalıymış; üstüne üstlük, pencereden biri çıkacak olsa, caddeden görülürmüş. Cinayet silahı ölünün yanında bulunduğundan başlangıçta verilen hüküm barizmiş: İntihar. Ancak ilk delillere göre adli polis kurbanın silahı ateşlemediğini saptamış. Ölenin adı Pizarro imiş, bilinen bir düşmanı yokmuş; düzenli bir hayatı varmış, dahası bekar ve bir mesleği ya da hayatını kazandığı bir işi yokmuş, gene de sonra, güneyli varlıklı bir aile olan anne babasının ona aylık harçlık gönderdiği ortaya çıkmış.

Dava gazetelerin ilgisini çekmiş haliyle. Katil kurbanın odasından nasıl çıkmıştır? Kapının mandalının dışarıdan kapatılması, pansiyonun diğer odalarında denendiği üzere neredeyse imkansızdır. Mandalı kapatmak, ayrıca bir de kapama kolunun üstüne bir sandalye koyarak kapıyı sıkıştırmak, akla hayale sığmayacak bir iştir. Pencereler araştırılır: Eğer sert ve keskin bir darbeyle kaplamanın üst tarafından kapatılırsa, pencerenin sürgüsü on seferde bir yerine oturuyormuş. Ama oradan kaçabilmek için ip cambazı olmak ve sokakta da kimsenin olmaması gerekiyormuş. Yoldan geçenler kafalarını kaldırsalar pencereleri rahatlıkla görebilirmiş ve cinayet caddenin oldukça kalabalık olduğu bir saatte işlenmiş. Sonuçta diğer seçeneklerin imkansız oluşu nedeniyle polis ulusal basının ip cambazı adıyla vaftiz ettiği katilin pencereden kaçtığı sonucuna varır. 

Derken sahneye Abel Romero çıkar ve cinayeti yirmi dört saatte çözer. Olaylar Romero’nun daha sonra Bolano’ya anlattığı gibi şöyle gerçekleşir:

Kurban Pizarro, pansiyon sahibesinin oğlu at yarışı meraklısı Enrique Martinez ile yakın bir ilişki içindedir. Anlaşılan o ki Martinez borç batağına saplanmıştı ve Pizarro’yu bir şekilde bu işlere bulaştırmıştı. Bir müddet, Martinez’in şansının yaver gitmediği süre boyunca, iki arkadaş kurbanın ailesinin mali yardımlarıyla ortak maceralar yaşarlar. Ama bir gün, pansiyon sahibesinin oğlunun işleri iyiye gitmeye başlar ve Pizarro’yu yaya bırakır. Pizarro’da dolandırıldığını düşünür. Kavga ederler, birbirlerini tehdit ederler, bir öğle vakti Martinez silahıyla Pizarro’nun odasına gelir. Niyeti onu öldürmek değil, yalnızca gözünü korkutmaktır; fakat sahnenin tam ortasında, Martinez namluyu Pizarro’ya doğrulttuğu anda tabanca yanlışlıkla ateş alır.

Ne yapacak? İşte o zaman, Martinez, en kötü kabusunun ortasında, hayatının yegane dahice davranışını sergiler. Öylece çekip giderse şüphelerin er ya da geç kendi üzerine toplanacağını bilir. Pizarro cinayeti süslenerek sunulmazsa peşine düşülecektir, bu yüzden cinayeti bir gizeme büründürür.

Olay basittir. Kapıyı içeriden kapatır, sandalyeyi sağlamca kapının ardına yerleştirir. Silahı ölünün eline tutuşturur, pencereleri kontrol eder ve intihar sahnesinin hazır olduğuna emin olunca dolaba girip bekler… Annesini iyi tanır, diğer pansiyonerleri de, o sırada yemek yiyor ya da salonda televizyon seyrediyorlardır, bilir, jandarma gelmeden kapıyı kıracaklarına güvenir. Nitekim kapıya yüklenirler ve kırıp içeri girerler. Dolabın kapısını dahi kapatmamış Martinez ise usulca, cesedi seyreden pansiyonerlerin arasına katılır. Olayın şaşkınlığıyla kimse farkına bile varmaz.

O an orada bulunmayan Abel Romero dışında elbette.

♫ Mono - Follow the Map  

15 notes (182 plays), May 9, 2013

1970’lerin sonunda Werner Herzog ve Errol Morris bir iddiaya girer. O dönemde Herzog, Aguirre: The Wrath of God ve Heart of Glass gibi iki başyapıt çekmiş bir yönetmendir, Morris ise yalnızca evcil hayvan mezarlıkları hakkında  film çekmeye saplantılı bir adamdır. Herzog, Morris’i biraz da heveslendirmek, harekete geçirmek için olsa gerek “bunu yapacak cesaret sende yok, ama oldu da yaparsan ayakkabılarımı yiyeceğim” diye iddayı atar ortaya. Zamanla Morris kolları sıvar ve Gates of Heaven filmini çeker. Herzog’un kişiliğiyle biraz ilgilenmiş olanlar iddia edilen ayakkabı yeme mevzusunun mecazi olmadığını bilirler. Nitekim Herzog sözünü tutar, aşçısı Alice Waters’la ayakkabı derisine uygun bir tarif geliştirir ve ayakkabısını yer. Üstteki video, bu hikayeden hareketle yönetmen Les Blanc’ın çektiği Werner Herzog Eats His Shoe isimli kısa filmden bir bölüm. 

Herzog’la ilgili bir de müjde vereyim: 

Herzog 1974 Kasım’ında, arkadaşı Lotte Eisner’in Paris’te çok hasta olduğunu ve muhtemelen öleceğini duyunca, bulunduğu Münih’ten, Paris’e kadar yürüyerek gitmeye karar verir. Eğer Paris’e yürüyerek ulaşırsa Eisner’in ölmeyeceğine inanır Herzog. “Sağlam ve yeni çizmeler”ine güvenir, yola koyulur (kim bilir belki de  yıllar sonra iddia yüzünden yediği ayakkabılar bu çizmelerdir). Yolculuğu süresince de notlar tutar. Ve hikayenin en güzel yanı, Lotte ölmez. Bu notlar daha sonra Of Walking in Ice adıyla basılır.

İşte bu ilginç öykünün Türkçe’ye ilk çevirisini Jaguar Kitap aracılığıyla yakın zamanda okuyabileceğiz. Jaguar Kitap’la dolaylı ilişkimi saklama kurnazlığına da girişmeden internet hesaplarına şuralardan ulaşabileceğinizi belirteyim: 

Twitter / Facebook


7 notes, October 23, 2012

Christoffer Boe’nin 2003 tarihli Reconstruction filminin başında en iyi epigraflardan biriyle karşılaşırsınız: “Unutmayın ki, her şey yalnızca bir film, bir yaratı. Ama yine de acıtır.” Biz yalnızca ortak olurken bu acıya böylesi alt ediliyorsak, yaratıcısının halini göz önüne getirin… Demeli miyim, bilemiyorum. Zira benim sanat anlayışımda üreterek rahatlamak diye bir şey yoktur. Fakat sonra, 6 Nisan’daki IKSV konserinde Shara bu şarkıya başlarken “for someone who’s gone away” demişti.

Bu konuyu artık tekrar düşünüyorum. 

♫ My Brightest Diamond - Gone Away

13 notes (210 plays), September 18, 2012

Parodi: The Philosophers’ Football Match-1982
Hazırlayan: Monty Python Comedy Group

Önceki yüzyılın belki de en büyük yazarı olan Camus, yazmaya başlamadan önce yıllarca futbol oynamış ve sonraki yaşantısında “yükümlülükler ve ahlak hakkında neye güveniyorsam futboldan öğrendim” minvalinde laflar etmiştir. Monty Python’ın bu parodisinden yola çıkarsak eğer, “felsefe tarihi hakkında ne biliyorsam futboldan öğrendim” de diyebiliriz. Zira parodi, felsefe tarihinin en büyük iki ekolünden (Antik Yunan vs. Alman Felsefesi) filozofları karşı karşıya getirerek onların düşünce dünyasına, yaşamlarına, kişiliklerine dair içi hiç de boş olmayan ipuçları veriyor. Takım kadrolarına göz atalım.

Almanya’da mahallenin en çok ezilen çocuğu olarak “bir dilenci gibi gömülen” Leibniz kaleyi korumaktadır. Defansta, hepsi birer idealist olan, aydınlamanın ağababası Kant (Kant’ı ünlü yönetmen Terry Gilliam canlandırmaktadır), o dönemin en çok okunan adamı “fiyakalı” Hegel (kaptan), kişiliğiyle çirkef savunma oyuncularını hatırlatan Schopenhauer ve Hegel’in bir diğer düşmanı Schelling güven vermeyen bir dörtlü oluşturmaktadır. 4-2-4 agresif oyun sistemiyle sahaya yerleşen Alman takımında, defanstaki öncüllerine sırtını güvenle dayamış, dördü de filoloji üzerine çalışmış olan Nietzsche, Wittgenstein, Schlegel ve Heidegger’e ileri uçta görev düşmektedir. Orta sahada, düşüncelerinin yansımalarıyla 19. ve 20. yy. arasında köprü görevini üstlenen Jaspers ve Almanların yetiştirdiği en iyi futbolculardan Beckenbauer (bizzat kendisi oynamaktadır) “obviously a bit of surprise” olarak maçta yerini almaktadır. Almanların teknik direktörü olarak ise kilisenin hükmünü alt ederek “oyuncuları”nın düşüncelerini serbestçe ifade edebilmesine olanak sağlayan Martin Luther’i görüyoruz. Spikerin söylediklerinden de anladığımıza göre takım oyuncuları, günün gazetelerinde takımın problemleri üzerine yazılanları büyük bir dikkatle okumuştur. Tıpkı kendilerinden önceki filozofları katı bir disiplinle okudukları gibi… 

Yunan takımı ise bir düşünce birikiminin mirasçısı olarak anılmadıklarından, düşüncelerine olduğu gibi maça da beklendiği üzere daha korkak, savunma ağırlıklı bir kadroyla başlıyor. İçlerinde düşüncelerinin sistematiğini en iyi biçimde yapılandırmış olan Platon kalede güven veren bir görüntü çiziyor. Dinamizmin önemini kavramış olan Heraklitos ise defansif kadroyu gol yollarında avantajlı duruma getirebilecek bir “şahin” gibi orta sahada görev üstlenmektedir. Dönem filozoflarını ondan öncesi ve sonrası olarak kategorize edilebilecek denli büyük oranda etkileyen Sokrates kaptanlığı hak etmekte ve gol yollarında takımın umudu olarak gözükmektedir. Madde-form teorisini ortaya atan, defansın arkasındaki adam Aristoteles ise spikerin dediğine bakılırsa takımın en “form”da oyuncusudur. Bu kadroda da Arşimet aslında bir fizikçi olduğundan dolayı sürprizdir.  

Maçın hakemlerine gelirsek… Düşünce sisteminden ziyade bir öğretiyle kendini kabul ettiren, erdemin baş savunucusu Konfüçyus elinde kum saatiyle orta hakemlik, Aquinolu Thomas ve St. Augustine yan hakemlik yapmaktadır. Thomas ve Augustine aynı zamanda din adamıdır, dolayısıyla kafalarının üzerinde günahsız birer ruh gibi ışık-halesi taşımaktadırlar.

Başlama düdüğüyle birlikte tüm filozoflar en iyi bildikleri şeyi yapmaya başlarlar, düşünürler. Dolayısıyla maç bir türlü başlamaz. Böylece ilk yarı biter. İkinci yarı başlarken Nietzsche o bilinen ukala tavrını takınıp Konfüçyus’u “hür irade”ye sahip olmamakla suçlayarak sarı kart görür. Bu, son dört maçtaki üçüncü vukuatıdır. Martin Luther, “filozoflar şimdiye kadar dünyayı yorumladılar, oysa önemli olan onu değiştirmektir” sözüyle somut, başarılı bir sonucun gerekliliğine işaret eden Marx’ı oyuna sokmaya karar verir. Wittgenstein oyundan alınır. Ama Marx’ın istekli, atik tavırlarla oyuna girişi utanç verici biçimde hiçbir katkı sağlamamıştır. Derken, Arşimet bir fizikçi işbilirliğiyle düşünceyi eyleme döker ve “Eureka!” diye bağırarak başlama vuruşunu geç de olsa yapar. Yarı sahayı hızla geçen Antik Yunan takımı Sokrates’in kafa vuruşuyla maçın tek golünü bulur. 

Sonrasında gole itirazlar başlar… Hegel bu gerçekliğin ancak doğallığa aykırı etiği tamamlayıcı bir a priori (deneyle kanıtlanmamış, teoriden yola çıkarak oluşturulmuş tahmin) olabileceğini iddia eder. Kant’a göre ise ortada gol yoktur. “Categorical imperative” yasasından (bir eylemin ahlakî geçerliliğini, eylemin evrensel bir ilke olarak var olması ortaya koyar) hareketle golün geçerli sayılamayacağını, bu golün ontolojik bağlamda gerçek değil, yalnızca imgelem dünyamızın bir ürünü olduğunu iddia etmektedir. Ama kurallar içinde en doğru yorumu, “ofsayt” diyerek Marx yapmaktadır. Gol gerçekten de ofsayttır; fakat Marx yine teoride en doğru savı ortaya atmasına rağmen itirazından sonuç elde edememiştir. Tıpkı düşüncelerinin gerçek hayattaki uygulamalarından istenen sonuçların bir türlü elde edilememesi gibi… Zira teoride teoriyle pratik aynıyken, pratikte aynı değildir. Dolayısıyla, pratik hayat teoridekilerle aynı sonucu vermeyecektir.  

Eh, Yunan takımı doğaya bakarak değil kitaplara bakarak düşünen ve birbirlerini yemekten bir türlü yeterince verimli olamayan Alman takımını tek golle de olsa yener. 

21 notes, June 6, 2012

“Hepinizi tanıyorum.

Ve zincirleri kıran aylaklığınızın keyfini onaylıyorum…

Bu yüzden Güneş’i taklit edeceğim.

Dünyadan güzelliği saklayan, alçaklığı cesaretlendiren

ve bunun sürmesini arzu eden,

kendini daha da memnun etmek için evhamları körükleyenlerdi.

Tüm yıl boyunca şölenler düzenleyen,

işin sıkıcılığından kurtulmaya çalışanlar…

Öyle zamanlar olur ki şiddetli arzular gelir,

ve muazzam birkaç durum dışında hiçbir şey doyurmaz olur.

Bu düzensizliği bıraktığımız zaman konuşmaya gerek kalmayacak, 

Onların umutları kırılacak…

Ve benim neslim zamanla bir metal gibi parlayacak,

hünerleriyle, ilgiyi daha fazla üzerine çektiği zaman,

kimse onun sahip olduğu üne ulaşamayacak.

Sanattaki başarımı herkese göstereceğim,

ve hiç kimse şüphe etmesin,

yitirilmiş zamanı geri getireceğim!“ 

Henry IV, Part I, William Shakespeare

♫ Claire Pichet & Yann Tiersen - Rue des Cascades

13 notes (264 plays), June 1, 2012

Aklı başında her adam yalnızca kendinden bahseder. Dostoyevski’den daha mı iyi bileceksiniz? Hayatın kendine borçlu olduğu duygusunu içtenlikle taşıyan bir adamı dinlemenin burukluğunu iyi bir roman size yaşatabilir. İşin ilginç yanı, alacaklarını, size saatlerce dinleyebileceğiniz mahrumiyetlerini dile getirerek hak eder. Yaptıkları iyilikler için bile özür dileme isteğiyle doludur böyle romanlar, çünkü iyilik yapmanın da bir hak olduğuna inanırlar. Yine de hak etmediklerini kendilerine pay olarak almayı ihmal etmezler, kızmayın, bunu hak edip de alamadıklarına sayacaklardır. Karakterlerinin gülümsemelerinde derdini dökmekten umulan iç ferahlığını bekleyen bir şeyler, nasıl desem, bir sabırlılık vardır. Ve bu yersiz sabır, sırasız bir gülünçlük duygusu doğurur içinizde. Tıpkı yaşam gibi.

♫ Lhasa de Sela - Con Toda Palabra

5 notes (189 plays), May 16, 2012

Infinity and the Mind kitabında matematikçi ve bilim kurgu yazarı Rudy Rucker, Roma’da bir kiliseyi ziyaretini anlatır; bu kilisenin dışında dev bir taş disk durmaktadır. Diskin üstünde, ağzı bel hizasında bulunan saçlı sakallı bir adam tasviri vardır. Efsaneye göre, Tanrı buyurmuştur ki, bu ağzın içine elini uzatan ve yanlış bir cümle söyleyen kişi elini bir daha hiçbir zaman geri çekemeyecektir. Rucker bu kiliseye gider, elini adamın ağzının içine koyar ve şöyle der:

“Elimi bir daha hiç geri çekemeyeceğim.”

♫ Philip Glass - Opening [Glassworks]

12 notes (131 plays), May 9, 2012

Bugün yaşasalardı?

Tolstoy fabrikasını işçilere dağıtırdı. Dostoyevski her gece reality show izlerdi. Turgenyev New York’tan Rusya üzerine yazardı. Puşkin intihar ederdi. Gogol İspanya kralı olurdu.

Byron “Türkiye’de WMDs var” derdi. Shakespeare’e kartel derlerdi. Conrad Arap Baharı temalı yazardı. Joyce en büyük hard porn koleksiyonuna sahip yazar olurdu. Wilde Morrissey’in kankası olurdu. Woolf yine intihar ederdi. 

Nabokov yaratıcı yazarlık atölyesi açardı. London yaşam koçu olurdu. Sylvia yirminci intihar girişiminde bulunurdu. Faulkner mail hesabını hiç kontrol etmezdi. Carver, Semra’yla evlenirdi. Hemingway Suriye iç savaşını Dubai’de otelde internetten takip eder, Suriye’den diye yazardı.  H. James Nişantaşı’nda otururdu. Pound gerçeği görürdü. Ginsberg gece Shake’in e takılır, gündüzleri Bdp’yi savunurdu. Melville ne yapacağını bilemezdi. 

Marx Zizek’i tekme tokat döverdi. Goethe en çok saygı duyulan köşe yazarı olurdu. Mann her gün marketten kasayla maden suyu alırdı. Tucholsky yanında silah, ip ve hapla gezerdi. Zweig intihar etmediğine önce sevinir, sonra pişman olurdu. Böll lunapark işletirdi. Rilke couchsurfing’le dünyayı gezerdi. Nietzsche bekar evi tutar kimseyle muhatap olmazdı. Wittgenstein susardı. Kafka yine evde kalırdı.

Flaubert gurme programlarını kaçırmazdı. Balzac Brezilya’ya yerleşirdi. Rimbaud tüm servetini nakit olarak yanında taşırdı. Perec Apple Store’a uygulama yazardı. Vian Hollywood’da aktör, yönetmen ve senarist olurdu. Maupassant Karaköy’de takılırdı. 

Cervantes Trabzon’u değil Antalya’yı isterdi. Pessoa 18 bin ayrı mail adresi alırdı. Sabines’e Posta beş milyon teklif ederdi. Kierkegaard üç gazetede farklı isimlerle köşe yazarlığı yapıp, kendi kendine polemik çevirirdi. Ovidius Fashion Tv izlerdi. Platon Yunanistan’daki ekonomik krize çözüm olarak diktatörlük önerirdi. 

Özdemir Asaf twitterda en çok takipçili şair olurdu. Kemal Tahir Türkiye’deki Ermeni Tarihi üzerine yazardı. Orhan Kemal kebap salonu açardı. Sabahattin Ali, Abdullah Gül’ün öğle yemeğine çağrılmazdı. Tezer Özlü diş hastanesinden çıkmazdı. Oğuz Atay yine tutunamazdı. 


Peki biz yaşıyoruz da ne oluyor derseniz, bir süredir buradayız, bekleriz:

www.facebook.com/kitaponerisi

93 notes, May 1, 2012

- Ta’m e guilass, Abbas Kiarostami, 1997.

Ta’m e guilass, Abbas Kiarostami, 1997.

149 notes, April 12, 2012

Bu şarkıyı uzun zaman sonra ilk dinleyişimde, başındaki sözlerin bana “Rayleigh scattering” diye bilinen elastik ışık saçılımını hatırlatmasını yakında mezun olacağım gerçeğine bağlıyorum. Anlaşılan mühendislik iliklerime işledi artık. Yine de o “mühendis kafası”ndan uzak kalma kaygısı da peşimi bırakmıyor. Neyse, çok sıkı bir Morrissey dinleyicisi sayılmam zaten. Morrissey’e, Wilde hayranlığını duyduktan sonra ilgi göstermeye başlamıştım. Sonra hafiften sarmalamadı değil. The Smiths’in “parmak uçlarına” kadar da uzandık velhasılı kelam. Oralarda bir şarkının sözlerini hala unutamam. 1985 tarihli Queen is Dead (en hoşuma giden albümleridir de) albümünün Cemetary Gates şarkısında geçer:

Keats and Yeats are on your side 

but you lose 

‘cause weird lover Wilde is on mine.

Böyle bir güzellik olabilir mi. Güzellik demişken, Wilde da ayrıksı estetik anlayışıyla güzellik takıntılı bir adamdır. Ama talihsizlik bu ya, önyargılı olsun olmasın Wilde’la ilk kez karşılaşan herkesin onu itici bulduğu söylenir… Tabii Wilde konuşmaya başlayana kadar. Öyle ki, görünümünün insanı iten tavrı bir anda apaçık hayranlığa, koşulsuz bir sevecenliğe bırakırmış kendini. Bizim gibi görünüşleriyle ilgi çekmeyen adamların da yalın gibi gözüken ihtişamlı silahıdır bu. Gide, “onun en güzel yazıları bile, konuşmalarının görkemli parlaklığının soluk bir yansımasıdır” diye yazar. Üstelik konuşmadaki ustalığının ancak Sokrates’le karşılaştırılabileceği söylenir. Sanki oturup Sokrates’i dinlemiş teresler. Boşverelim, Wilde’ı konuşurken gözümün önüne getirince etli gıdısını çimdiklediğini, hafifçe çekiştirdiğini de görür gibi oluyorum. Bir de neden bilmiyorum, aklıma hep Prens Mışkin’i getirir Wilde. İkisi aynı kişiymiş gibi. Duyduğum acımaya eşlik eden gülünçlük duygusunu benzer şekilde yaşattıklarından olsa gerek. 

İlginçtir, pek bilinmez ama, Wilde’ın Türkçeyle dolaylı da olsa bir ilişkisi vardır. Zira şair ve çevirmen olan annesinin başka dört dille birlikte Türkçeden de çevirileri vardır. Bunların hangi metinler olduğuna henüz ulaşabilmiş değilim. 

Wilde’ın The Ballad of Reading Goal “kanama”sıyla bitireyim (cinsel kimliğe gönderme yok, o sizin art niyetiniz. Siz hiç yaralanıp da kanamayanını gördünüz mü?). Morrissey de bol bol alıntı yapar bu balattan. Hatta şu ünlü “herkes öldürür sevdiğini” tripleri de buradandır. Ben daha çok sevdiğim bir kısmını paylaşayım, üstelik orjinal dilde paylaşayım da avam kaçmasın:

Some kill their love when they are young,

And some when they are old;

Some strangle with the hands of Lust,

Some with the hands of Gold:

The kindest use a knife, because

The dead so soon grow cold.

♫ Morrissey - First of the Gang to Die

12 notes (272 plays), April 12, 2012

Picasso’nun Le Désir Attrapé Par La Queue oyunu için bir araya gelen kadro.
Ayaktakiler: Jacques Lacan, Cecile Eluard, Pierre Reverdy, Luoise Leiris, Pablo Picasso, Zanie Campan, Valentine Hugo, Simone de Beauvoir, George Brassaï.
Oturanlar: Jean Paul Sartre, Albert Camus, Michel Leiris, Jean Aubier.

Picasso’nun Le Désir Attrapé Par La Queue oyunu için bir araya gelen kadro.

Ayaktakiler: Jacques Lacan, Cecile Eluard, Pierre Reverdy, Luoise Leiris, Pablo Picasso, Zanie Campan, Valentine Hugo, Simone de Beauvoir, George Brassaï.

Oturanlar: Jean Paul Sartre, Albert Camus, Michel Leiris, Jean Aubier.

22 notes, April 10, 2012

Yalınkat gibi görünen fikirlerin, insanı bunaltan bir karmaşıklığın eseri olduğunu fark etmek dehayı daha bir büyüleyici kılıyor. Şunu rahatça ifade edebilirim: Deha, ironiyi kullanma yetkinliğine gizlenmiştir. Zira salt ciddiyet çoğu durumda yersiz diye nitelenebilecek kadar tekinsiz bir tavırdır.

Düşüncemi biraz açayım: 1962 yılında Küba Füze Krizi olarak bilinen, Türkiye’nin de taraf olduğu bir siyasi gerilim patlak verir. Yaklaşık iki yıl sonra, bu konuyu işleyen iki büyük yönetmen filmlerini tamamlar. Filmlerden biri Stanley Kubrick’in (efsanevî ismiyle) Dr. Strangelove or: How I Learned to Stop Worrying and Love the Bomb’ı, diğeri ise Sidney Lumet’in Fail Safe’i…

Konunun ne kadar sıkıntı verici, ayrıca içinden didaktik anlatımlar çıkarılmaya nasıl da müsait olduğunu göz önüne getirirseniz, Kubrick’in film boyunca size yaşattığı absürt estetik duygunun oldukça orjinal bir yaklaşımın eseri olduğunu takdir edersiniz. Lumet’in ise o çok sevdiği bunaltı havasını size psikolojik olarak yaşattığını, yalnızca kullandığı sanat dalının özgün teknikleriyle bunu yarattığını göreceksiniz. 

Bilimsel deneylerde bir parametrenin deneyin sonucunu ne kadar etkilediğini görmek için kullanılan bir analiz yöntemi vardır: Ceteris Paribus. Birini değiştirip diğer tüm değişkenleri sabit tutarsınız ve değiştirdiğiniz parametrenin sonuç için ne ifade ettiğini görürsünüz. 

Dediğim gibi, iki film de aynı konuyu işler. İkisi de büyük maddi olanaklarla, büyük oyuncularla çekilir. Fail Safe’te Henry Fonda, Dr. Strangelove’da Peter Sellers…

İşte gelin görün ki, bu iki film insana bambaşka iki duyguyu yaşatıyor. Algı değişimi nereden kaynaklanıyor o zaman? Bunu ifade ederek deneyimleme isteğinizi baltalamak çabasına girişmeyeceğim. Yalnızca düşündüğümü söyleyeyim:

Dr. Strangelove bir deha ürünüyken, Fail Safe ancak harika denebilecek bir yeteneğin ürünü… Ve ikisi arasında insanı oldukça şaşırtan, ferahlatıcı bir kavrayış farkı var.   

♫ God is an Astronaut - Fire Flies and Empty Skies

3 notes (119 plays), April 9, 2012

Bir insan ya yapıtın ya da yaşamın mükemmelliğini seçmelidir.

Yeats, sıkça alıntılanan bu dizesinin ilk kısmını seçenlerdendir. Aslına bakarsanız bunun bir seçim olduğunu söylemek oldukça iyimser bir varsayıma dayanır. Zira konuyu yaratım süreçlerine yıktığımızda yapıtın mükemmelliğinin oluşmasında bir çeşit zorunluluğun rol oynadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Yapıtın mükemmeliğine giden bu yol psikanaliz literatüründe “yüceltme” olarak geçer. Freud’a göre cinsel içgüdünün, sosyal, kültürel, üstün amaçlarla yönetilmesine uygarlık çok şey borçludur, çünkü sanatçıların yaratma güçleri libidonun yönlendirilmesiyle yakından ilintilidir.

Yaşayan en büyük Türk şairlerinden İsmet Özel, “neden şair oldunuz” sorusuna bu konunun merkezine doğrudan inen bir cevap verir: Çünkü istediğim kızla evlenemedim ben.

Buradan hareketle örnekler çoğaltılabilir. Pavese’nin kadınlarla ilişkisi hep karmaşık olmuş ve onlarla bir türlü geçinememekten yakınmıştır. Hamsun Açlık’ta da anlattığı sefalet dolu günlerinde, kadınlardan göremediği ilginin eksikliğini, “Ylajali” adını verdiği (romanda da geçer) hayali sevgilisiyle gidermeye çalışmıştır. Nietzsche’nin Lou Salome hezimeti onu, Baudelaire gibi, genelevlerde piyanoculuk yapmaya kadar götürür. Maupassant kendini hem yaşamı hem de yapıtlarıyla fahişelere adamış gibidir. Kafka’nın evde kaldığı apaçık ortadadır. Hermann Hesse, sanatçının evliliğe yatkınlığı konusunu bir romanına tema yapacak kadar (Rosshalde romanı) sıkıntı yaşamıştır eşiyle. Turgenyev “mutlu bir evliliği kendisinden esirgediği için” Pauline Viardot’a hayatı boyunca kırgındır. Dante yapıtlarına başlarken, cenneti beraber gezdiği ama evlenemediği çocukluk aşkı Beatrice için “kimsenin kimse için söylemediği yüce şeyleri söyleme” ereğini edinir. Kierkegaard, muhtemelen kayıtlara geçmesi gereken en uzun aşk mektubunu yazdığı (orjinal ismi Either/Or, kitap olarak da basıldı) nişanlısı Olsen’den hâlâ bilinmeyen bir sebeple ayrıldıktan sonra onbinlerce sayfayı bulan, ciltlerce kitaplar yazan bir hayalet oldu. Jack London, Hamsun’la paralel hayat hikayesinde onunla benzer süreçlerden geçmiş, hayatını kazanma uğraşından dolayı sevdiği kadınları elde edememiştir. Henry Miller karısı tarafından başka bir kadın için terk edilince baba evine dönüp en iyi eserlerini yazmaya başlamıştır. Descartes aşık olduğu “şehla” kadını elde edemeyince, hayatı boyunca hep “şehla” kadınlara tutulma bahtsızlığını, iyi yapıtlar verme kaygısıyla birlikte yaşamıştır.

Elbette erkek sanatçılar yaratım güçlerinin kaynağını, kadınlarla ilişkilerindeki yenilgilerle beslemiyor yalnızca. Belli bir olgunluğa ulaştıktan sonra, ünlerinin de verdiği umursamazlıkla gerilerinde büyük harabeler bıraktıkları da oluyor. Örneğin, Plath’in sanatını tetikleyen şey de malumunuz, o hayran olduğu eşi, şair Ted Hughes’un piçlikleridir. Şimdi Ted Hughes’dan çok daha büyük bir şair olduğu gün gibi ortadayken Plath’i bu yenilgisiyle hatırlamak ona düpedüz hakarettir. Ntv’de Olağanüstü Kadınlar belgesel dizisine muhakkak denk gelmişsinizdir. Dikkatinizi çekti mi bilmiyorum, fakat oradaki kadınların çoğu “erkeklerle olan savaşta” onurlu bir mağlubiyet ya da bir çeşit başarı elde etmiş olmakla övünülmekten ibaret hayatlar yaşamış isimlerden oluşuyor (başarı da baştan çıkarma, ümitlenmeyin). Spotlara bakın “Edward’ı tahtından eden…”, “Hollywood’dan yola çıkıp Monaco prensesi olmayı başarmış…” Onları “olağanüstü kadınlar”dan saymak, diğer kadınların, ne yazık ki, bir erkeğin bile merhametsiz hallerine dayanma “başarı”sını gösterememesinden kaynaklanan bir saçmalıktır.

Bir kadının, sırf kadın olmasından dolayı nelerden yoksun kalabileceğini, Virginia Woolf, “Kendine Ait Bir Oda” incelemesinde Shakespeare’in hayali bir kız kardeşi olduğunu varsayarak, bize bu kurgusal örnekle gösterir. Camille Claudel, Rodin tarafından delirtilene kadar gelecek vaat eden, yetenekli bir sanatçıdır. Pek bilinmez ama 1933 Aralık’ında Londra’ya psikanaliz yaptırmak amacıyla giden Beckett, Joyce’un kızı Lucia’yla tanışır ve onun hayranlığına karşılık vermeyip delirmesine yol açar. Henry James önce onlara yaklaşıyor, kitaplarında kullanabileceği öyküleri elde ettikten, onların arzularını, kederlerini bir kenara not ettikten sonra bu kadınlardan uzaklaşarak ardında yüzüstü birçok kişi bırakırken, ondokuzuncu yy’ın en gerçekçi kadın roman karakterlerini de yaratıyordu. Bizdeki İkinci Yeni’nin açık ara en arabesk şairi, o romantik Cemal Süreya ise ikinci eşi Zuhal Tekkanat’a yazdığı “Onüç Günün Mektupları”na “benden boşuna şüpheleniyorsun, ben sana hiç hayınlık etmedim” diyerek başlamak zorunda kalmasından, onun da birtakım maceraları olduğu anlaşılıyor. Sonuçta şairler doğaları gereği sorumsuz insanlardır. Sartre’a gelirsek, tüm o tipsizliğine bakmadan baştan çıkarma ve yazmanın aynı entelektüel süreçten beslendiğini öne sürerek, her ne kadar “açık ilişki” yaşıyor olsalar da Simone de Beauvoir’yı belirgin biçimde yok sayıyordu.

Bunların içinde bir tane bile prensipli adam yok mudur, sanatçıdan hayır gelmez mi derseniz, onlardan da birkaç örnek vereyim. Mesela Joseph Conrad, ne zaman bir kitap bitirse karısına büyük bir armağan alan, karısına tapan bir kocadır. Ya da Nabokov, her ne kadar gençliğini kadın avcısı gibi geçirse de, yetişkinliğinde en sadık erkeklerden biri olur. Hemen tüm kitaplarını karısı Vera’ya ithaf etmiştir. Dostoyevski stenograf olarak işe aldığı Anna’yla evlendikten sonra o ateşli mizacından beklenmeyecek kadar uysal, yardıma gereksinimli bir koca olur. Scott Fitzgerald oldukça hareketli hayatında her zaman için Zelda’yla birlikte anılmıştır. Sanılanın aksine, Freud da inanılmaz sadık bir eş ve babacan bir aile babasıdır. Martha’ya sevgisini daha önce yazmıştım zaten. Stefan Zweig, Avrupa’nın karabasanı Hitler’in hiçbir zaman alt edilemeyeceği inancından hareketle eşi Lotte’yle birlikte intihar edecek kadar ona yakın ve sahiplenicidir. Benzer bir intihar vakasını Kafka’nın atası sayılan yazarlardan Heinrich von Kleist’ta da görürüz.

Elimiz değmişken “hızlı” kadınlardan da söz açalım. Lou Salome ve George Sand en ünlüleri. T.S. Eliot’ın ve Joyce’un takdirini kazanmış Djuna Barnes, Richard Wagner’in eşi Cosima’nın annesi Comtesse d’agoult, Walpole’un, Voltaire’in ve D’Alembert’in arkadaşı Madame du Deffand, aydınlanma çağı ansiklopedistlerinin felsefe toplantılarına ev sahipliği yapan Julie de Lespinasse ve tabii ki, henüz cinselliğini kısıtlamamış Oscar Wilde’dan evlenme teklifi alan, Somerset Maughan’ı baştan çıkaran ama H. G. Wells tarafından baştan çıkarılan Violet Hunt…

İşte böyle… Şimdi tekrar dönelim bu yazıyı yazdıran adama: W.B. Yeats. Birkaç ay önce kız arkadaşım Yeats’in Türkçe baskılarının başındaki tanıtım yazısında bir cümleye dikkatimi çekmişti. Klasik şekilde başlayan yazı, işte İrlandalı şair ve oyun yazarı, Nobel aldı, eserleri şunlardır, öldükten sonra çok sevdiği Sligo’ya gömüldü… Ve ardından o beklenmedik keskin cümle gelir: “Tek aşkı Maud Gonne’un ihanetini hiçbir zaman unutmadı”

Tabii sevgilimden gelen bu dikkat çağrısı, altında entelektüel bir amaç aramayı düşünemeyeceğim kadar tehlikeli gibi gözüküyordu. Ama gel gör ki, ben onu çok seviyorum. Evet, seviyorum. Severim, azizim. Ne yapayım?

İşte Yeats bu ihanet sonrası neredeyse müritleri olmuş bir toplulukla pazartesi akşamları “mabed”lerinde toplanan, mum ışığında bir ritüel gibi geçirdikleri şiir okuma toplantıları düzenleyen bir yarı-tanrı halini alır. Gonne’un ihaneti olmasaydı, şu güzel dizeleri de okuyamayacaktık yüksek ihtimalle:

And then you came with those red mournful lips,

And with you came the whole of the world’s tears,

And all the sorrows of her labouring ships,

And all the burden of her myriad years. 

♫ Get Well Soon - You, Aurora, You, Seaside

14 notes (140 plays), April 2, 2012

Dostoyevski’nin ahlak anlayışına göre iki insan tipi yaşar dünyada; biri aşağı sınıf olanlar (olağan olanlar), ki böylelerinin görevi yalnızca kendileri gibi yaratıkların üremesinde hammadde işlevi üstlenmektir, diğeri olağanüstü insanlar, yani tarihin (aşağı sınıf insanların) kaderini belirleyenler…

Bu “olağanüstü” insanlar bizim değer yargılarımızın dışındadırlar. Eğer onları insanlığın ölçüleriyle değerlendirirsek, bu “düzen getirici”lerin hepsi azılı birer suçludan fazlası olmayacaktır. Fakat gelin görün ki, her tarafta onlardan hayranlıkla söz ediliyor. İsim de verir Dostoyevski, Lycurgus, Solon, Muhammet, Napolyon veya İsa der, hepsi birer suçluydu. Ama, tekrar vurgular, bizim ölçülerimizle. 

Suç ve Ceza’nın en ünlü bölümlerinden birinde Raskolnikov’la zeki dedektif Porfiriy Petroviç’i karşı karşıya getirir Dostoyevski. Raskolnikov cinayeti itiraf etmeden suç üzerine konuşmaya başlar ve şöyle der:

“Benim yerimde Napolyon olsaydı, mesleğine başlamak için önünde ne Toulon bulunsaydı, ne Mısır, ne Mont Blanc Geçidi… Ama bütün bu güzel, anıtsal şeylerin yerinde düpedüz gülünç bir kocakarı, üstelik öldürülüp sandığındaki paraların alınması gereken tefeci bir kocakarı olsaydı? Bu “sorun” üzerine çok kafa patlattım ben.”

Sonra böcek (o aşağı insanlardan biri) olup olmadığını anlamak için önündeki tek yolun bu olduğunu, eğer Napolyon kendi yerinde olsaydı, bundan değil tiksinti duymak, bunun anıtsal bir şey olmadığını aklının ucundan bile geçirmeyeceği ve o kocakarıyı öldüreceği minvalinde laflar ederek bitirir.

Şunu sormak gerekir: Hitler’in elindeki gücü edinseydiniz, onun gibi kıyıcı olmaktan kendinizi alıkoyabilir miydiniz? Katliamlarınızı meşru gösterecek bir kalabalığı arkanıza alsaydınız? Gerçek kadar araçlar da sonucun ikna edici bir parçası mıdır? Öyle olduğunu iddia edeceksiniz, fakat “başardığınızda”, ya da başarma imkanınız varken artık böyle düşünebilecek misiniz?

Charles Manson bu çelişkinin örneğini defalarca vermiştir. En büyük katliamını muhakkak duymuşsunuzdur: Müritleri, 1969’da ünlü yönetmen Roman Polanski’nin Los Angeles’taki evini basıp Polanski’nin hamile eşi Sharon Tate ve o sırada evde bulunan tüm arkadaşlarını öldürmüştür. Şans eseri Polanski evde yoktur. Ve yine şans eseri, yemeğe katılmayı planlayan Jerzy Kosinki de aktarma uçağını kaçırdığından katledilmekten kurtulmuştur.

Sistematik düşüncelerin tüm o oturmuş, sarsılmaz tavrına karşılık fazlasıyla güvensiz bir zemine oturduğunu farkedebilmek için insanlara dehşet veren bir kuramcı olmaya gerek yok. 

En saçma ideolojileri bile biraz irdelediğinizde sizi büyüleyecek hakikatler bulabilirsiniz. 

10 notes, March 20, 2012