Bir insan ya yapıtın ya da yaşamın mükemmelliğini seçmelidir.
Yeats, sıkça alıntılanan bu dizesinin ilk kısmını seçenlerdendir. Aslına bakarsanız bunun bir seçim olduğunu söylemek oldukça iyimser bir varsayıma dayanır. Zira konuyu yaratım süreçlerine yıktığımızda yapıtın mükemmelliğinin oluşmasında bir çeşit zorunluluğun rol oynadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Yapıtın mükemmeliğine giden bu yol psikanaliz literatüründe “yüceltme” olarak geçer. Freud’a göre cinsel içgüdünün, sosyal, kültürel, üstün amaçlarla yönetilmesine uygarlık çok şey borçludur, çünkü sanatçıların yaratma güçleri libidonun yönlendirilmesiyle yakından ilintilidir.
Yaşayan en büyük Türk şairlerinden İsmet Özel, “neden şair oldunuz” sorusuna bu konunun merkezine doğrudan inen bir cevap verir: Çünkü istediğim kızla evlenemedim ben.
Buradan hareketle örnekler çoğaltılabilir. Pavese’nin kadınlarla ilişkisi hep karmaşık olmuş ve onlarla bir türlü geçinememekten yakınmıştır. Hamsun Açlık’ta da anlattığı sefalet dolu günlerinde, kadınlardan göremediği ilginin eksikliğini, “Ylajali” adını verdiği (romanda da geçer) hayali sevgilisiyle gidermeye çalışmıştır. Nietzsche’nin Lou Salome hezimeti onu, Baudelaire gibi, genelevlerde piyanoculuk yapmaya kadar götürür. Maupassant kendini hem yaşamı hem de yapıtlarıyla fahişelere adamış gibidir. Kafka’nın evde kaldığı apaçık ortadadır. Hermann Hesse, sanatçının evliliğe yatkınlığı konusunu bir romanına tema yapacak kadar (Rosshalde romanı) sıkıntı yaşamıştır eşiyle. Turgenyev “mutlu bir evliliği kendisinden esirgediği için” Pauline Viardot’a hayatı boyunca kırgındır. Dante yapıtlarına başlarken, cenneti beraber gezdiği ama evlenemediği çocukluk aşkı Beatrice için “kimsenin kimse için söylemediği yüce şeyleri söyleme” ereğini edinir. Kierkegaard, muhtemelen kayıtlara geçmesi gereken en uzun aşk mektubunu yazdığı (orjinal ismi Either/Or, kitap olarak da basıldı) nişanlısı Olsen’den hâlâ bilinmeyen bir sebeple ayrıldıktan sonra onbinlerce sayfayı bulan, ciltlerce kitaplar yazan bir hayalet oldu. Jack London, Hamsun’la paralel hayat hikayesinde onunla benzer süreçlerden geçmiş, hayatını kazanma uğraşından dolayı sevdiği kadınları elde edememiştir. Henry Miller karısı tarafından başka bir kadın için terk edilince baba evine dönüp en iyi eserlerini yazmaya başlamıştır. Descartes aşık olduğu “şehla” kadını elde edemeyince, hayatı boyunca hep “şehla” kadınlara tutulma bahtsızlığını, iyi yapıtlar verme kaygısıyla birlikte yaşamıştır.

Elbette erkek sanatçılar yaratım güçlerinin kaynağını, kadınlarla ilişkilerindeki yenilgilerle beslemiyor yalnızca. Belli bir olgunluğa ulaştıktan sonra, ünlerinin de verdiği umursamazlıkla gerilerinde büyük harabeler bıraktıkları da oluyor. Örneğin, Plath’in sanatını tetikleyen şey de malumunuz, o hayran olduğu eşi, şair Ted Hughes’un piçlikleridir. Şimdi Ted Hughes’dan çok daha büyük bir şair olduğu gün gibi ortadayken Plath’i bu yenilgisiyle hatırlamak ona düpedüz hakarettir. Ntv’de Olağanüstü Kadınlar belgesel dizisine muhakkak denk gelmişsinizdir. Dikkatinizi çekti mi bilmiyorum, fakat oradaki kadınların çoğu “erkeklerle olan savaşta” onurlu bir mağlubiyet ya da bir çeşit başarı elde etmiş olmakla övünülmekten ibaret hayatlar yaşamış isimlerden oluşuyor (başarı da baştan çıkarma, ümitlenmeyin). Spotlara bakın “Edward’ı tahtından eden…”, “Hollywood’dan yola çıkıp Monaco prensesi olmayı başarmış…” Onları “olağanüstü kadınlar”dan saymak, diğer kadınların, ne yazık ki, bir erkeğin bile merhametsiz hallerine dayanma “başarı”sını gösterememesinden kaynaklanan bir saçmalıktır.
Bir kadının, sırf kadın olmasından dolayı nelerden yoksun kalabileceğini, Virginia Woolf, “Kendine Ait Bir Oda” incelemesinde Shakespeare’in hayali bir kız kardeşi olduğunu varsayarak, bize bu kurgusal örnekle gösterir. Camille Claudel, Rodin tarafından delirtilene kadar gelecek vaat eden, yetenekli bir sanatçıdır. Pek bilinmez ama 1933 Aralık’ında Londra’ya psikanaliz yaptırmak amacıyla giden Beckett, Joyce’un kızı Lucia’yla tanışır ve onun hayranlığına karşılık vermeyip delirmesine yol açar. Henry James önce onlara yaklaşıyor, kitaplarında kullanabileceği öyküleri elde ettikten, onların arzularını, kederlerini bir kenara not ettikten sonra bu kadınlardan uzaklaşarak ardında yüzüstü birçok kişi bırakırken, ondokuzuncu yy’ın en gerçekçi kadın roman karakterlerini de yaratıyordu. Bizdeki İkinci Yeni’nin açık ara en arabesk şairi, o romantik Cemal Süreya ise ikinci eşi Zuhal Tekkanat’a yazdığı “Onüç Günün Mektupları”na “benden boşuna şüpheleniyorsun, ben sana hiç hayınlık etmedim” diyerek başlamak zorunda kalmasından, onun da birtakım maceraları olduğu anlaşılıyor. Sonuçta şairler doğaları gereği sorumsuz insanlardır. Sartre’a gelirsek, tüm o tipsizliğine bakmadan baştan çıkarma ve yazmanın aynı entelektüel süreçten beslendiğini öne sürerek, her ne kadar “açık ilişki” yaşıyor olsalar da Simone de Beauvoir’yı belirgin biçimde yok sayıyordu.
Bunların içinde bir tane bile prensipli adam yok mudur, sanatçıdan hayır gelmez mi derseniz, onlardan da birkaç örnek vereyim. Mesela Joseph Conrad, ne zaman bir kitap bitirse karısına büyük bir armağan alan, karısına tapan bir kocadır. Ya da Nabokov, her ne kadar gençliğini kadın avcısı gibi geçirse de, yetişkinliğinde en sadık erkeklerden biri olur. Hemen tüm kitaplarını karısı Vera’ya ithaf etmiştir. Dostoyevski stenograf olarak işe aldığı Anna’yla evlendikten sonra o ateşli mizacından beklenmeyecek kadar uysal, yardıma gereksinimli bir koca olur. Scott Fitzgerald oldukça hareketli hayatında her zaman için Zelda’yla birlikte anılmıştır. Sanılanın aksine, Freud da inanılmaz sadık bir eş ve babacan bir aile babasıdır. Martha’ya sevgisini daha önce yazmıştım zaten. Stefan Zweig, Avrupa’nın karabasanı Hitler’in hiçbir zaman alt edilemeyeceği inancından hareketle eşi Lotte’yle birlikte intihar edecek kadar ona yakın ve sahiplenicidir. Benzer bir intihar vakasını Kafka’nın atası sayılan yazarlardan Heinrich von Kleist’ta da görürüz.
Elimiz değmişken “hızlı” kadınlardan da söz açalım. Lou Salome ve George Sand en ünlüleri. T.S. Eliot’ın ve Joyce’un takdirini kazanmış Djuna Barnes, Richard Wagner’in eşi Cosima’nın annesi Comtesse d’agoult, Walpole’un, Voltaire’in ve D’Alembert’in arkadaşı Madame du Deffand, aydınlanma çağı ansiklopedistlerinin felsefe toplantılarına ev sahipliği yapan Julie de Lespinasse ve tabii ki, henüz cinselliğini kısıtlamamış Oscar Wilde’dan evlenme teklifi alan, Somerset Maughan’ı baştan çıkaran ama H. G. Wells tarafından baştan çıkarılan Violet Hunt…

İşte böyle… Şimdi tekrar dönelim bu yazıyı yazdıran adama: W.B. Yeats. Birkaç ay önce kız arkadaşım Yeats’in Türkçe baskılarının başındaki tanıtım yazısında bir cümleye dikkatimi çekmişti. Klasik şekilde başlayan yazı, işte İrlandalı şair ve oyun yazarı, Nobel aldı, eserleri şunlardır, öldükten sonra çok sevdiği Sligo’ya gömüldü… Ve ardından o beklenmedik keskin cümle gelir: “Tek aşkı Maud Gonne’un ihanetini hiçbir zaman unutmadı”
Tabii sevgilimden gelen bu dikkat çağrısı, altında entelektüel bir amaç aramayı düşünemeyeceğim kadar tehlikeli gibi gözüküyordu. Ama gel gör ki, ben onu çok seviyorum. Evet, seviyorum. Severim, azizim. Ne yapayım?
İşte Yeats bu ihanet sonrası neredeyse müritleri olmuş bir toplulukla pazartesi akşamları “mabed”lerinde toplanan, mum ışığında bir ritüel gibi geçirdikleri şiir okuma toplantıları düzenleyen bir yarı-tanrı halini alır. Gonne’un ihaneti olmasaydı, şu güzel dizeleri de okuyamayacaktık yüksek ihtimalle:
And then you came with those red mournful lips,
And with you came the whole of the world’s tears,
And all the sorrows of her labouring ships,
And all the burden of her myriad years.
♫ Get Well Soon - You, Aurora, You, Seaside