[Flash 9 is required to listen to audio.]

“Hepinizi tanıyorum.

Ve zincirleri kıran aylaklığınızın keyfini onaylıyorum…

Bu yüzden Güneş’i taklit edeceğim.

Dünyadan güzelliği saklayan, alçaklığı cesaretlendiren

ve bunun sürmesini arzu eden,

kendini daha da memnun etmek için evhamları körükleyenlerdi.

Tüm yıl boyunca şölenler düzenleyen,

işin sıkıcılığından kurtulmaya çalışanlar…

Öyle zamanlar olur ki şiddetli arzular gelir,

ve muazzam birkaç durum dışında hiçbir şey doyurmaz olur.

Bu düzensizliği bıraktığımız zaman konuşmaya gerek kalmayacak, 

Onların umutları kırılacak…

Ve benim neslim zamanla bir metal gibi parlayacak,

hünerleriyle, ilgiyi daha fazla üzerine çektiği zaman,

kimse onun sahip olduğu üne ulaşamayacak.

Sanattaki başarımı herkese göstereceğim,

ve hiç kimse şüphe etmesin,

yitirilmiş zamanı geri getireceğim!“ 

Henry IV, Part I, William Shakespeare

♫ Claire Pichet & Yann Tiersen - Rue des Cascades

7 notes (68 plays), June 1, 2012

[Flash 9 is required to listen to audio.]

Yaklaşık bir sene oluyor… Rüyamda bir konsere gittiğimi görmüştüm. Grubu, mekanı, kiminle gittiğimi, nereden haberim olduğunu bilmeden yola koyulmuştum. Mekanın önüne içgüdüsel bir biçimde geldiğimi hatırlıyorum. Mekana girişim Wir Kinder vom Bahnhof Zoo filmindeki David Bowie konserinde salona giren kamera hareketini aklıma getirdiğinden, bir David Bowie konseri olduğunu sanmıştım. Bir anda her yer karardı, sanıyorum mekanın değiştiği duygusunu bende uyandıran da bu oldu. Yanımda sevgilimin olduğunu hatırlıyorum.

Sahnenin arkasındaki perdede Velvet Underground konserlerindeki gibi renkleri belirgin ama görüntüsü soluk bir takım videolar dönmeye başladı. Ne olduklarını hatırlamıyorum. Fakat sonuncusunu çok iyi hatırlıyorum. Bir adam bara girip, masaya oturuyordu. Kameranın odağı geniş olarak tüm salonu alacak biçimde ayarlandığından, olayın o adam üzerinden döneceği algısının bende oluşmasını bilincimin bir ahmaklığı olarak düşünmüştüm. Sonra kendisine ve piyaniste birer içki söyleyen adam, piyanisten “I am Lost” isimli bir şarkıyı çalmasını istemişti. Memnun gülümsemesiyle piyanist çalmaya başladığında, adam cebindeki siyanürü içip yere yığıldı. Mekanda bir karmaşa sürerken piyanist müziği kesiyor, tam o anda konserine gittiğim grup müziğe Frusciante’nin bu parçasıyla devam ediyordu. Sahnedekiler ise gitarda Ludwig Wittgenstein, davulda Bertrand Russell. Üçüncü bir kişi daha vardı fakat yüzünü göremedim. 

Rüyanın geri kalanını hatırlamıyorum. Zaman sonra şu intihar eden adamın kim olduğunu çözdüğümde her şey oldukça basitleşti. Adam, Wittgenstein’ın abisi Rudolf Wittgenstein’dı. Olay 1903 Mayıs’ında bir Berlin barında aynen böyle cereyan etmişti ve ailesi Rudolf’un “kayboluş”unu ancak bir yıl sonra yerel bir gazeteden öğrenmişti. 

♫ John Frusciante - Murderers

5 notes (54 plays), May 31, 2012

[Flash 9 is required to listen to audio.]

Aklı başında her adam yalnızca kendinden bahseder. Dostoyevski’den daha mı iyi bileceksiniz? Hayatın kendine borçlu olduğu duygusunu içtenlikle taşıyan bir adamı dinlemenin burukluğunu iyi bir roman size yaşatabilir. İşin ilginç yanı, alacaklarını, size saatlerce dinleyebileceğiniz mahrumiyetlerini dile getirerek hak eder. Yaptıkları iyilikler için bile özür dileme isteğiyle doludur böyle romanlar, çünkü iyilik yapmanın da bir hak olduğuna inanırlar. Yine de hak etmediklerini kendilerine pay olarak almayı ihmal etmezler, kızmayın, bunu hak edip de alamadıklarına sayacaklardır. Karakterlerinin gülümsemelerinde derdini dökmekten umulan iç ferahlığını bekleyen bir şeyler, nasıl desem, bir sabırlılık vardır. Ve bu yersiz sabır, sırasız bir gülünçlük duygusu doğurur içinizde. Tıpkı yaşam gibi.

♫ Lhasa de Sela - Con Toda Palabra

4 notes (103 plays), May 16, 2012

[Flash 9 is required to listen to audio.]

Infinity and the Mind kitabında matematikçi ve bilim kurgu yazarı Rudy Rucker, Roma’da bir kiliseyi ziyaretini anlatır; bu kilisenin dışında dev bir taş disk durmaktadır. Diskin üstünde, ağzı bel hizasında bulunan saçlı sakallı bir adam tasviri vardır. Efsaneye göre, Tanrı buyurmuştur ki, bu ağzın içine elini uzatan ve yanlış bir cümle söyleyen kişi elini bir daha hiçbir zaman geri çekemeyecektir. Rucker bu kiliseye gider, elini adamın ağzının içine koyar ve şöyle der:

“Elimi bir daha hiç geri çekemeyeceğim.”

♫ Philip Glass - Opening [Glassworks]

12 notes (85 plays), May 9, 2012

Bugün yaşasalardı?

Tolstoy fabrikasını işçilere dağıtırdı. Dostoyevski her gece reality show izlerdi. Turgenyev New York’tan Rusya üzerine yazardı. Puşkin intihar ederdi. Gogol İspanya kralı olurdu.

Byron “Türkiye’de WMDs var” derdi. Shakespeare’e kartel derlerdi. Conrad Arap Baharı temalı yazardı. Joyce en büyük hard porn koleksiyonuna sahip yazar olurdu. Wilde Morrissey’in kankası olurdu. Woolf yine intihar ederdi. 

Nabokov yaratıcı yazarlık atölyesi açardı. London yaşam koçu olurdu. Sylvia yirminci intihar girişiminde bulunurdu. Faulkner mail hesabını hiç kontrol etmezdi. Carver, Semra’yla evlenirdi. Hemingway Suriye iç savaşını Dubai’de otelde internetten takip eder, Suriye’den diye yazardı.  H. James Nişantaşı’nda otururdu. Pound gerçeği görürdü. Ginsberg gece Shake’in e takılır, gündüzleri Bdp’yi savunurdu. Melville ne yapacağını bilemezdi. 

Marx Zizek’i tekme tokat döverdi. Goethe en çok saygı duyulan köşe yazarı olurdu. Mann her gün marketten kasayla maden suyu alırdı. Tucholsky yanında silah, ip ve hapla gezerdi. Zweig intihar etmediğine önce sevinir, sonra pişman olurdu. Böll lunapark işletirdi. Rilke couchsurfing’le dünyayı gezerdi. Nietzsche bekar evi tutar kimseyle muhatap olmazdı. Wittgenstein susardı. Kafka yine evde kalırdı.

Flaubert gurme programlarını kaçırmazdı. Balzac Brezilya’ya yerleşirdi. Rimbaud tüm servetini nakit olarak yanında taşırdı. Perec Apple Store’a uygulama yazardı. Vian Hollywood’da aktör, yönetmen ve senarist olurdu. Maupassant Karaköy’de takılırdı. 

Cervantes Trabzon’u değil Antalya’yı isterdi. Pessoa 18 bin ayrı mail adresi alırdı. Sabines’e Posta beş milyon teklif ederdi. Kierkegaard üç gazetede farklı isimlerle köşe yazarlığı yapıp, kendi kendine polemik çevirirdi. Ovidius Fashion Tv izlerdi. Platon Yunanistan’daki ekonomik krize çözüm olarak diktatörlük önerirdi. 

Özdemir Asaf twitterda en çok takipçili şair olurdu. Kemal Tahir Türkiye’deki Ermeni Tarihi üzerine yazardı. Orhan Kemal kebap salonu açardı. Sabahattin Ali, Abdullah Gül’ün öğle yemeğine çağrılmazdı. Tezer Özlü diş hastanesinden çıkmazdı. Oğuz Atay yine tutunamazdı. 


Peki biz yaşıyoruz da ne oluyor derseniz, bir süredir buradayız, bekleriz:

www.facebook.com/kitaponerisi

38 notes, May 1, 2012

- Ta’m e guilass, Abbas Kiarostami, 1997.

Ta’m e guilass, Abbas Kiarostami, 1997.

120 notes, April 12, 2012

[Flash 9 is required to listen to audio.]

Bu şarkıyı uzun zaman sonra ilk dinleyişimde, başındaki sözlerin bana “Rayleigh scattering” diye bilinen elastik ışık saçılımını hatırlatmasını yakında mezun olacağım gerçeğine bağlıyorum. Anlaşılan mühendislik iliklerime işledi artık. Yine de o “mühendis kafası”ndan uzak kalma kaygısı da peşimi bırakmıyor. Neyse, çok sıkı bir Morrissey dinleyicisi sayılmam zaten. Morrissey’e, Wilde hayranlığını duyduktan sonra ilgi göstermeye başlamıştım. Sonra hafiften sarmalamadı değil. The Smiths’in “parmak uçlarına” kadar da uzandık velhasılı kelam. Oralarda bir şarkının sözlerini hala unutamam. 1985 tarihli Queen is Dead (en hoşuma giden albümleridir de) albümünün Cemetary Gates şarkısında geçer:

Keats and Yeats are on your side 

but you lose 

‘cause weird lover Wilde is on mine.

Böyle bir güzellik olabilir mi. Güzellik demişken, Wilde da ayrıksı estetik anlayışıyla güzellik takıntılı bir adamdır. Ama talihsizlik bu ya, önyargılı olsun olmasın Wilde’la ilk kez karşılaşan herkesin onu itici bulduğu söylenir… Tabii Wilde konuşmaya başlayana kadar. Öyle ki, görünümünün insanı iten tavrı bir anda apaçık hayranlığa, koşulsuz bir sevecenliğe bırakırmış kendini. Bizim gibi görünüşleriyle ilgi çekmeyen adamların da yalın gibi gözüken ihtişamlı silahıdır bu. Gide, “onun en güzel yazıları bile, konuşmalarının görkemli parlaklığının soluk bir yansımasıdır” diye yazar. Üstelik konuşmadaki ustalığının ancak Sokrates’le karşılaştırılabileceği söylenir. Sanki oturup Sokrates’i dinlemiş teresler. Boşverelim, Wilde’ı konuşurken gözümün önüne getirince etli gıdısını çimdiklediğini, hafifçe çekiştirdiğini de görür gibi oluyorum. Bir de neden bilmiyorum, aklıma hep Prens Mışkin’i getirir Wilde. İkisi aynı kişiymiş gibi. Duyduğum acımaya eşlik eden gülünçlük duygusunu benzer şekilde yaşattıklarından olsa gerek. 

İlginçtir, pek bilinmez ama, Wilde’ın Türkçeyle dolaylı da olsa bir ilişkisi vardır. Zira şair ve çevirmen olan annesinin başka dört dille birlikte Türkçeden de çevirileri vardır. Bunların hangi metinler olduğuna henüz ulaşabilmiş değilim. 

Wilde’ın The Ballad of Reading Goal “kanama”sıyla bitireyim (cinsel kimliğe gönderme yok, o sizin art niyetiniz. Siz hiç yaralanıp da kanamayanını gördünüz mü?). Morrissey de bol bol alıntı yapar bu balattan. Hatta şu ünlü “herkes öldürür sevdiğini” tripleri de buradandır. Ben daha çok sevdiğim bir kısmını paylaşayım, üstelik orjinal dilde paylaşayım da avam kaçmasın:

Some kill their love when they are young,

And some when they are old;

Some strangle with the hands of Lust,

Some with the hands of Gold:

The kindest use a knife, because

The dead so soon grow cold.

♫ Morrissey - First of the Gang to Die

12 notes (202 plays), April 12, 2012

Picasso’nun Le Désir Attrapé Par La Queue oyunu için bir araya gelen kadro.
Ayaktakiler: Jacques Lacan, Cecile Eluard, Pierre Reverdy, Luoise Leiris, Pablo Picasso, Zanie Campan, Valentine Hugo, Simone de Beauvoir, George Brassaï.
Oturanlar: Jean Paul Sartre, Albert Camus, Michel Leiris, Jean Aubier.

Picasso’nun Le Désir Attrapé Par La Queue oyunu için bir araya gelen kadro.

Ayaktakiler: Jacques Lacan, Cecile Eluard, Pierre Reverdy, Luoise Leiris, Pablo Picasso, Zanie Campan, Valentine Hugo, Simone de Beauvoir, George Brassaï.

Oturanlar: Jean Paul Sartre, Albert Camus, Michel Leiris, Jean Aubier.

11 notes, April 10, 2012

[Flash 9 is required to listen to audio.]

Yalınkat gibi görünen fikirlerin, insanı bunaltan bir karmaşıklığın eseri olduğunu fark etmek dehayı daha bir büyüleyici kılıyor. Şunu rahatça ifade edebilirim: Deha, ironiyi kullanma yetkinliğine gizlenmiştir. Zira salt ciddiyet çoğu durumda yersiz diye nitelenebilecek kadar tekinsiz bir tavırdır.

Düşüncemi biraz açayım: 1962 yılında Küba Füze Krizi olarak bilinen, Türkiye’nin de taraf olduğu bir siyasi gerilim patlak verir. Yaklaşık iki yıl sonra, bu konuyu işleyen iki büyük yönetmen filmlerini tamamlar. Filmlerden biri Stanley Kubrick’in (efsanevî ismiyle) Dr. Strangelove or: How I Learned to Stop Worrying and Love the Bomb’ı, diğeri ise Sidney Lumet’in Fail Safe’i…

Konunun ne kadar sıkıntı verici, ayrıca içinden didaktik anlatımlar çıkarılmaya nasıl da müsait olduğunu göz önüne getirirseniz, Kubrick’in film boyunca size yaşattığı absürt estetik duygunun oldukça orjinal bir yaklaşımın eseri olduğunu takdir edersiniz. Lumet’in ise o çok sevdiği bunaltı havasını size psikolojik olarak yaşattığını, yalnızca kullandığı sanat dalının özgün teknikleriyle bunu yarattığını göreceksiniz. 

Bilimsel deneylerde bir parametrenin deneyin sonucunu ne kadar etkilediğini görmek için kullanılan bir analiz yöntemi vardır: Ceteris Paribus. Birini değiştirip diğer tüm değişkenleri sabit tutarsınız ve değiştirdiğiniz parametrenin sonuç için ne ifade ettiğini görürsünüz. 

Dediğim gibi, iki film de aynı konuyu işler. İkisi de büyük maddi olanaklarla, büyük oyuncularla çekilir. Fail Safe’te Henry Fonda, Dr. Strangelove’da Peter Sellers…

İşte gelin görün ki, bu iki film insana bambaşka iki duyguyu yaşatıyor. Algı değişimi nereden kaynaklanıyor o zaman? Bunu ifade ederek deneyimleme isteğinizi baltalamak çabasına girişmeyeceğim. Yalnızca düşündüğümü söyleyeyim:

Dr. Strangelove bir deha ürünüyken, Fail Safe ancak harika denebilecek bir yeteneğin ürünü… Ve ikisi arasında insanı oldukça şaşırtan, ferahlatıcı bir kavrayış farkı var.   

♫ God is an Astronaut - Fire Flies and Empty Skies

3 notes (73 plays), April 9, 2012

[Flash 9 is required to listen to audio.]

Bir insan ya yapıtın ya da yaşamın mükemmelliğini seçmelidir.

Yeats, sıkça alıntılanan bu dizesinin ilk kısmını seçenlerdendir. Aslına bakarsanız bunun bir seçim olduğunu söylemek oldukça iyimser bir varsayıma dayanır. Zira konuyu yaratım süreçlerine yıktığımızda yapıtın mükemmelliğinin oluşmasında bir çeşit zorunluluğun rol oynadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Yapıtın mükemmeliğine giden bu yol psikanaliz literatüründe “yüceltme” olarak geçer. Freud’a göre cinsel içgüdünün, sosyal, kültürel, üstün amaçlarla yönetilmesine uygarlık çok şey borçludur, çünkü sanatçıların yaratma güçleri libidonun yönlendirilmesiyle yakından ilintilidir.

Yaşayan en büyük Türk şairlerinden İsmet Özel, “neden şair oldunuz” sorusuna bu konunun merkezine doğrudan inen bir cevap verir: Çünkü istediğim kızla evlenemedim ben.

Buradan hareketle örnekler çoğaltılabilir. Pavese’nin kadınlarla ilişkisi hep karmaşık olmuş ve onlarla bir türlü geçinememekten yakınmıştır. Hamsun Açlık’ta da anlattığı sefalet dolu günlerinde, kadınlardan göremediği ilginin eksikliğini, “Ylajali” adını verdiği (romanda da geçer) hayali sevgilisiyle gidermeye çalışmıştır. Nietzsche’nin Lou Salome hezimeti onu, Baudelaire gibi, genelevlerde piyanoculuk yapmaya kadar götürür. Maupassant kendini hem yaşamı hem de yapıtlarıyla fahişelere adamış gibidir. Kafka’nın evde kaldığı apaçık ortadadır. Hermann Hesse, sanatçının evliliğe yatkınlığı konusunu bir romanına tema yapacak kadar (Rosshalde romanı) sıkıntı yaşamıştır eşiyle. Turgenyev “mutlu bir evliliği kendisinden esirgediği için” Pauline Viardot’a hayatı boyunca kırgındır. Dante yapıtlarına başlarken, cenneti beraber gezdiği ama evlenemediği çocukluk aşkı Beatrice için “kimsenin kimse için söylemediği yüce şeyleri söyleme” ereğini edinir. Kierkegaard, muhtemelen kayıtlara geçmesi gereken en uzun aşk mektubunu yazdığı (orjinal ismi Either/Or, kitap olarak da basıldı) nişanlısı Olsen’den hâlâ bilinmeyen bir sebeple ayrıldıktan sonra onbinlerce sayfayı bulan, ciltlerce kitaplar yazan bir hayalet oldu. Jack London, Hamsun’la paralel hayat hikayesinde onunla benzer süreçlerden geçmiş, hayatını kazanma uğraşından dolayı sevdiği kadınları elde edememiştir. Henry Miller karısı tarafından başka bir kadın için terk edilince baba evine dönüp en iyi eserlerini yazmaya başlamıştır. Descartes aşık olduğu “şehla” kadını elde edemeyince, hayatı boyunca hep “şehla” kadınlara tutulma bahtsızlığını, iyi yapıtlar verme kaygısıyla birlikte yaşamıştır.

Elbette erkek sanatçılar yaratım güçlerinin kaynağını, kadınlarla ilişkilerindeki yenilgilerle beslemiyor yalnızca. Belli bir olgunluğa ulaştıktan sonra, ünlerinin de verdiği umursamazlıkla gerilerinde büyük harabeler bıraktıkları da oluyor. Örneğin, Plath’in sanatını tetikleyen şey de malumunuz, o hayran olduğu eşi, şair Ted Hughes’un piçlikleridir. Şimdi Ted Hughes’dan çok daha büyük bir şair olduğu gün gibi ortadayken Plath’i bu yenilgisiyle hatırlamak ona düpedüz hakarettir. Ntv’de Olağanüstü Kadınlar belgesel dizisine muhakkak denk gelmişsinizdir. Dikkatinizi çekti mi bilmiyorum, fakat oradaki kadınların çoğu “erkeklerle olan savaşta” onurlu bir mağlubiyet ya da bir çeşit başarı elde etmiş olmakla övünülmekten ibaret hayatlar yaşamış isimlerden oluşuyor (başarı da baştan çıkarma, ümitlenmeyin). Spotlara bakın “Edward’ı tahtından eden…”, “Hollywood’dan yola çıkıp Monaco prensesi olmayı başarmış…” Onları “olağanüstü kadınlar”dan saymak, diğer kadınların, ne yazık ki, bir erkeğin bile merhametsiz hallerine dayanma “başarı”sını gösterememesinden kaynaklanan bir saçmalıktır.

Bir kadının, sırf kadın olmasından dolayı nelerden yoksun kalabileceğini, Virginia Woolf, “Kendine Ait Bir Oda” incelemesinde Shakespeare’in hayali bir kız kardeşi olduğunu varsayarak, bize bu kurgusal örnekle gösterir. Camille Claudel, Rodin tarafından delirtilene kadar gelecek vaat eden, yetenekli bir sanatçıdır. Pek bilinmez ama 1933 Aralık’ında Londra’ya psikanaliz yaptırmak amacıyla giden Beckett, Joyce’un kızı Lucia’yla tanışır ve onun hayranlığına karşılık vermeyip delirmesine yol açar. Henry James önce onlara yaklaşıyor, kitaplarında kullanabileceği öyküleri elde ettikten, onların arzularını, kederlerini bir kenara not ettikten sonra bu kadınlardan uzaklaşarak ardında yüzüstü birçok kişi bırakırken, ondokuzuncu yy’ın en gerçekçi kadın roman karakterlerini de yaratıyordu. Bizdeki İkinci Yeni’nin açık ara en arabesk şairi, o romantik Cemal Süreya ise ikinci eşi Zuhal Tekkanat’a yazdığı “Onüç Günün Mektupları”na “benden boşuna şüpheleniyorsun, ben sana hiç hayınlık etmedim” diyerek başlamak zorunda kalmasından, onun da birtakım maceraları olduğu anlaşılıyor. Sonuçta şairler doğaları gereği sorumsuz insanlardır. Sartre’a gelirsek, tüm o tipsizliğine bakmadan baştan çıkarma ve yazmanın aynı entelektüel süreçten beslendiğini öne sürerek, her ne kadar “açık ilişki” yaşıyor olsalar da Simone de Beauvoir’yı belirgin biçimde yok sayıyordu.

Bunların içinde bir tane bile prensipli adam yok mudur, sanatçıdan hayır gelmez mi derseniz, onlardan da birkaç örnek vereyim. Mesela Joseph Conrad, ne zaman bir kitap bitirse karısına büyük bir armağan alan, karısına tapan bir kocadır. Ya da Nabokov, her ne kadar gençliğini kadın avcısı gibi geçirse de, yetişkinliğinde en sadık erkeklerden biri olur. Hemen tüm kitaplarını karısı Vera’ya ithaf etmiştir. Dostoyevski stenograf olarak işe aldığı Anna’yla evlendikten sonra o ateşli mizacından beklenmeyecek kadar uysal, yardıma gereksinimli bir koca olur. Scott Fitzgerald oldukça hareketli hayatında her zaman için Zelda’yla birlikte anılmıştır. Sanılanın aksine, Freud da inanılmaz sadık bir eş ve babacan bir aile babasıdır. Martha’ya sevgisini daha önce yazmıştım zaten. Stefan Zweig, Avrupa’nın karabasanı Hitler’in hiçbir zaman alt edilemeyeceği inancından hareketle eşi Lotte’yle birlikte intihar edecek kadar ona yakın ve sahiplenicidir. Benzer bir intihar vakasını Kafka’nın atası sayılan yazarlardan Heinrich von Kleist’ta da görürüz.

Elimiz değmişken “hızlı” kadınlardan da söz açalım. Lou Salome ve George Sand en ünlüleri. T.S. Eliot’ın ve Joyce’un takdirini kazanmış Djuna Barnes, Richard Wagner’in eşi Cosima’nın annesi Comtesse d’agoult, Walpole’un, Voltaire’in ve D’Alembert’in arkadaşı Madame du Deffand, aydınlanma çağı ansiklopedistlerinin felsefe toplantılarına ev sahipliği yapan Julie de Lespinasse ve tabii ki, henüz cinselliğini kısıtlamamış Oscar Wilde’dan evlenme teklifi alan, Somerset Maughan’ı baştan çıkaran ama H. G. Wells tarafından baştan çıkarılan Violet Hunt…

İşte böyle… Şimdi tekrar dönelim bu yazıyı yazdıran adama: W.B. Yeats. Birkaç ay önce kız arkadaşım Yeats’in Türkçe baskılarının başındaki tanıtım yazısında bir cümleye dikkatimi çekmişti. Klasik şekilde başlayan yazı, işte İrlandalı şair ve oyun yazarı, Nobel aldı, eserleri şunlardır, öldükten sonra çok sevdiği Sligo’ya gömüldü… Ve ardından o beklenmedik keskin cümle gelir: “Tek aşkı Maud Gonne’un ihanetini hiçbir zaman unutmadı”

Tabii sevgilimden gelen bu dikkat çağrısı, altında entelektüel bir amaç aramayı düşünemeyeceğim kadar tehlikeli gibi gözüküyordu. Ama gel gör ki, ben onu çok seviyorum. Evet, seviyorum. Severim, azizim. Ne yapayım?

İşte Yeats bu ihanet sonrası neredeyse müritleri olmuş bir toplulukla pazartesi akşamları “mabed”lerinde toplanan, mum ışığında bir ritüel gibi geçirdikleri şiir okuma toplantıları düzenleyen bir yarı-tanrı halini alır. Gonne’un ihaneti olmasaydı, şu güzel dizeleri de okuyamayacaktık yüksek ihtimalle:

And then you came with those red mournful lips,

And with you came the whole of the world’s tears,

And all the sorrows of her labouring ships,

And all the burden of her myriad years. 

♫ Get Well Soon - You, Aurora, You, Seaside

13 notes (112 plays), April 2, 2012

Dostoyevski’nin ahlak anlayışına göre iki insan tipi yaşar dünyada; biri aşağı sınıf olanlar (olağan olanlar), ki böylelerinin görevi yalnızca kendileri gibi yaratıkların üremesinde hammadde işlevi üstlenmektir, diğeri olağanüstü insanlar, yani tarihin (aşağı sınıf insanların) kaderini belirleyenler…

Bu “olağanüstü” insanlar bizim değer yargılarımızın dışındadırlar. Eğer onları insanlığın ölçüleriyle değerlendirirsek, bu “düzen getirici”lerin hepsi azılı birer suçludan fazlası olmayacaktır. Fakat gelin görün ki, her tarafta onlardan hayranlıkla söz ediliyor. İsim de verir Dostoyevski, Lycurgus, Solon, Muhammet, Napolyon veya İsa der, hepsi birer suçluydu. Ama, tekrar vurgular, bizim ölçülerimizle. 

Suç ve Ceza’nın en ünlü bölümlerinden birinde Raskolnikov’la zeki dedektif Porfiriy Petroviç’i karşı karşıya getirir Dostoyevski. Raskolnikov cinayeti itiraf etmeden suç üzerine konuşmaya başlar ve şöyle der:

“Benim yerimde Napolyon olsaydı, mesleğine başlamak için önünde ne Toulon bulunsaydı, ne Mısır, ne Mont Blanc Geçidi… Ama bütün bu güzel, anıtsal şeylerin yerinde düpedüz gülünç bir kocakarı, üstelik öldürülüp sandığındaki paraların alınması gereken tefeci bir kocakarı olsaydı? Bu “sorun” üzerine çok kafa patlattım ben.”

Sonra böcek (o aşağı insanlardan biri) olup olmadığını anlamak için önündeki tek yolun bu olduğunu, eğer Napolyon kendi yerinde olsaydı, bundan değil tiksinti duymak, bunun anıtsal bir şey olmadığını aklının ucundan bile geçirmeyeceği ve o kocakarıyı öldüreceği minvalinde laflar ederek bitirir.

Şunu sormak gerekir: Hitler’in elindeki gücü edinseydiniz, onun gibi kıyıcı olmaktan kendinizi alıkoyabilir miydiniz? Katliamlarınızı meşru gösterecek bir kalabalığı arkanıza alsaydınız? Gerçek kadar araçlar da sonucun ikna edici bir parçası mıdır? Öyle olduğunu iddia edeceksiniz, fakat “başardığınızda”, ya da başarma imkanınız varken artık böyle düşünebilecek misiniz?

Charles Manson bu çelişkinin örneğini defalarca vermiştir. En büyük katliamını muhakkak duymuşsunuzdur: Müritleri, 1969’da ünlü yönetmen Roman Polanski’nin Los Angeles’taki evini basıp Polanski’nin hamile eşi Sharon Tate ve o sırada evde bulunan tüm arkadaşlarını öldürmüştür. Şans eseri Polanski evde yoktur. Ve yine şans eseri, yemeğe katılmayı planlayan Jerzy Kosinki de aktarma uçağını kaçırdığından katledilmekten kurtulmuştur.

Sistematik düşüncelerin tüm o oturmuş, sarsılmaz tavrına karşılık fazlasıyla güvensiz bir zemine oturduğunu farkedebilmek için insanlara dehşet veren bir kuramcı olmaya gerek yok. 

En saçma ideolojileri bile biraz irdelediğinizde sizi büyüleyecek hakikatler bulabilirsiniz. 

10 notes, March 20, 2012

Bu yazıyı okumak için kullandığınız bilgisayarların tamamına yakınının mimarisini tasarlamış adam olan John von Neumann, Gödel için Leibniz’den, hatta Aristoteles’ten bu yana yetişmiş olan en büyük mantıkçı diye söz eder. 

Böyle girdik ama şimdi bu sıkıcı bir yazı olacak. Yine de, o dönem inanılmaz ilgimi çektiği için yazmadan duramayacağım. Hadi bakalım.

20. yy’ın en büyük matematikçisi olan Gödel, Birinci Dünya Savaşı öncesi, deha yuvası Viyana’nın dünyaya alışılmış armağanlarından biridir. Sonraları Viyana Çevresi olarak anılan grup her Perşembe akşamı, tıpkı Yeats’in pazartesileri, Mallermé’nin salıları, Zola’nın ise ünlü çarşamba günlerindeki Médan akşamları gibi toplanıyor, Platon’un Akademisi’nin modern bir yansıması görevini üstleniyordu. Kafka, Mendel, Loos, Böhme, Mach, Wittgenstein gibi isimleri kendilerine rehber edinen grubun içinden Gödel gibi birinin çıkması gayet sıradan bir durumdur. Gödel zamanına rastlayan diğer isimlerse ünlü iktisatçı Carl Menger’in oğlu Karl Menger, ünlü orkestra şefi Wilhelm Furtwängler’in kuzeni Phillip Furtwängler, ünlü felsefeci Moritz Schlink ve ünlü mantık bilimci Rudolf Carnap.

Hitler’in, Avusturya’nın başına çöreklendiği zamana kadar süren faaliyetlerin en dikkat çeken ürünü Gödel’in, doğru oldukları görülebilen ama doğru oldukları ispatlanamayan matematiksel önermelerin var olduğunun ispatına dayanan kuramıdır. Hitler öncesi Yahudilere karşı eylemlerin artmasıyla, hatta Viyana Üniversitesi profesörlerinden Moritz Schlink’in öldürülmesiyle Gödel Amerika’ya sığınmak zorunda kalmıştır. 

Özellikle A Beautiful Mind filminden sonra matematikçilerin kişisel hayatlarında pek de normal insanlar olmadıklarını kanıksamış durumdayız. Bunun tipik bir örneği de Gödel’dir. Küçüklüğünden beri kendisine eşlik eden kuruntuları, birçok hastalığının, sinirsel rahatsızlıklarının da etkisiyle hipokondriyasının kaynağını oluşturur. Öyle ki, birilerinin kendisini zehirleyeceği korkusundan hiçbir yemeği yememeye kadar işi götürür. Sonunda doktorların yalnızca serumla besleyebildiği Gödel yetersiz beslenme sonu zaafiyetten yirmi yedi kilo olarak cenin pozisyonunda ölür. 

40’lı yılların başında Einstein Princeton’da yaptığı kendi çalışmalarının artık kendisi için pek fazla anlam ifade etmediğini ve Enstitü’ye yalnızca Gödel ile birlikte eve kadar yürüme ayrıcalığını yaşamak için geldiğini söyler. İşte o sıralarda Gödel Amerikan vatandaşı olmaya karar verir, şahitleri olarak da Morgenstern ve Einstein’ı yanında götürmektedir. Fakat görüşmelere hazırlanırken her işini takıntıya dönüştürdüğü gibi bu iş için de ayrıntılı biçimde ABD Anayasası’nı incelemeye koyulur. Bir gece önce ünlü iktisatçı Oskar Morgenstern’i arayarak korkuyla Anayasa’da mantıksal bir kusur olduğunu ABD’nin diktatörlüğe dönüşmesine neden olacak bir açık bulduğunu söyler. Einstein ve Morgenstern bunun son derece varsayımsal ve uzak bir olasılık olduğunu, yargıçla yapılan görüşme sırasında bunu gündeme getirmemesi gerektiğine onu ikna eder.

Ertesi sabah vatandaşlık görüşmeleri için yola çıktıklarında Einstein anlattığı gülünç öykülerle Gödel’i rahatlatmaya çalışır. Görüşme başladığında yargıç, Gödel’in şahitlerinin kamuya mal olmuş etkili kişilikler olmasından dolayı onları hiç oyalamadan formalite soruları es geçer. “Şimdiye dek Alman vatandaşıymışsınız” diyerek sözlerine başladığı anda Gödel Avusturyalı olduğunu söyleyerek düzeltir. Yargıç sakin bir şekilde, “Ne fark eder, orada da kötü bir diktatörlük rejimi hüküm sürüyor… Neyse ki, bu Amerika’da mümkün değil.” Aksi gibi diktatörlük sözcüğünü duyar duymaz Gödel kendini tutamaz ve “Tersine, olabileceğini biliyorum. İsterseniz ispatlayabilirim!” diye haykırır. Gödel’in inanılmaz heyecanından dehşete kapılan yargıç, Einstein ve Morgenstern’le birlikte onu sakinleştirmek için büyük çaba harcar. Sonunda sakinleşen Gödel Amerikan vatandaşı olarak görüşmeden ayrılır.

10 notes, March 19, 2012

[Flash 9 is required to listen to audio.]

Kendisini saklama isteğini bir çeşit ukalalıkmış gibi sunmadan gayet doğal biçimde size hissettiren insanlara karşılık hayatında olan hemen her rezilliği arada bir size anlatmadan rahat edemeyecek insanlar vardır. İlk tipin eylemleri görkemli bir eylemsizlik olarak; diğerinin ise aşağılanmaktan da haz alan insanların onurluca halledilebilecek işleri bile kendisini süründürerek halletmesinin iğrençliğiyle kendini gösterir. 

Diyeceğim, her iki tipin arasında konumlanan ayrı bir sınıfın, insanın kendinde sezdiği bazı “sezilememişleri” insanlığın ortak tutumu olarak bize açıklamaya kalkmasından bir takım işlevsel sonuçlar çıkabilir.

Açıklayayım: Örneğin Freud kendi içinde anne-babasına yönelik daha önceden bilinmeyen tutumlara rastladığında, bunların kendine özgü olmadığını ve genel olarak insan doğasına ilişkin bir şey keşfettiğini ancak bunu açıkladıktan sonra farkettiğine dair bahse girerim. Onun zihninden hemen Oedipus ve Hamlet gibilerinin geçmesinde, hayatını saklama isteğinde olan insanlardan ayrıksı bir şey olduğunu düşünüyorum. Bana kalırsa, Narsizmin* literatüre kazandırılması da benzer bir süreçten beslenir. Dahası Adler’in “aşağılık kompleksi” vurgusu veya Jung’un birtakım arketipleri “kolektif bilinçaltı” şeklinde kategorize etmesi benzer duyumların sonucudur.

Diğer taraftan, hemen herkesin karşısında kendini onursuzca küçük düşüren insanların bu tür duyumlara da yaklaşamamakta olduğu bir gerçek. İtiraf etmezse ölecek hastalığına yakalanmış gibi duran Dostoyevski karakterleri; her türlü pisliği doğasının bir parçası gibi sunan Henry Miller, Jerzy Kosinski vs. karakterleri; yenilmiş olmanın bir çeşit görkemi olduğuna inanan ama kayıtsızca bunu gözardı ediyormuş veya bununla ilgilenmiyormuş gibi takılan Bukowski (buraya hemen tüm yeraltı edebiyatı yazarlarını koyabiliriz) karakterlerinin bu evrensellik sezgisinden uzakta durduğunu şüphe duymadan söyleyebilirim.

Hayatın basit bir mekanizma olduğunu iddia edebilmek için insanı araya karıştırmamak gerekir. Böyle bir durumda ise hayatın kendisinden bahsetmenin boş konuşmak aptallığından başka bir şey olmadığını sezmeli. Hayat karmakarışık bir şey dostlarım. Kierkegaard’un da dediği gibi, şu an gözüken tüm o basit, yalın hali, ancak, bir zamanlar kaos olduğunu unutmuş olmasından kaynaklanabilir.

* Her narsizm denildiğinde üstünkörü bir kibirle “narsisizm o!” diye düzelten klişe arkadaşlar için, kavramı literatüre kazandıran Freud’un bir mektubunda “narsizm demeyi dilsel kolaylıktan dolayı her zaman tercih etmişimdir” yazdığını da dipnot olarak düşeyim.

♫ PJ Harvey & Thom Yorke - This Mess We’re In

9 notes (120 plays), March 17, 2012

[Flash 9 is required to listen to audio.]

Fellini’nin ünlü yapıtı Otto e Mezzo‘da (1963) Guido masanın başına geçip “güzel bir konuşma” olarak tasarladığı söylevine şöyle başlar:

Kadınlarım… Mutluluk, kimseyi incitmeden gerçeği söyleyebilmektir.

İzlediğim yaşlarda henüz bir şeyleri yüceltmenin yılgınlığına uğramadığımdan fazlasıyla etkileyici bulmuştum bu cümleyi. Mutluluğun böyle bir biçimde bize kendini tattırmayacağını öğrendiğimden artık yalnızca bir sigara yakıyorum.

♫ Moddi - Smoke

11 notes (174 plays), March 14, 2012

Tarihin dehalarına “boynun neden eğri?” sorusunu sorduk. İşte 10 popüler cevap:

Hegel: Eğri olduğundan nasıl da eminsiniz! Dikkat edin, yalnızca doğal biçimine kavuşamamış etiği tamamlayıcı bir a prioridir bu durum.

Voltaire: Leibniz’e sorun, size tanrı düşüncesinin berraklığına eğri bir boynun eşsiz iyiliğinden daha yakın bir şey olmadığını söyleyecektir. Kör bu herif! 

Kant: Cevap evrensel bir değer taşımadığından, sanıyorum, yalnızca sizin imgelem dünyanızın bir yanılgısı.

Marx: Eğri mi? Tarihsel sosyo-ekonomik parametreler doğru olması gerektiğini gösteriyor… Lafı bırakalım o vakit (Engels’e döndü), mengeneyi getir yoldaş!

Balzac: Aristokratların da boynu eğri mi oluyor?

Dostoyevski: Bunlar hep can sıkıntısından bayım. Fakat asıl noktayı kaçırıyorsunuz: Ölüme mahkum edilmiş her canlı çevresi uçurumla çevrili de olsa eğri boynunu büküp orada sonsuza dek yaşamayı kabul edecektir. 

Freud: Soyaçekimsel bir yatkınlık olduğundan eminim. İnsanlığın bilinçaltındaki sembolizmi boşuna incelemedik! 

Wittgenstein: … (hırçın tavırlarından ürkerek tekrar sormak zorunda kaldık, bu kez cevap verdi) Boynumun eğri olduğu önermesinden yola çıkmış olmalısınız. Ama bir önermenin gerçek anlamı herkes için aynı olsa da, kişinin önermeyle ilişkilendirdiği düşünceler herkes için farklıdır. Dolayısıyla, bunu ancak kendiniz için kanıtlayabilirsiniz, beni ilgilendirmez. 

Kierkegaard: Bu eğrilikten yaşamaya hevesli mi, yoksa yaşama katlanmaya eğilimli mi olduğumuzu çıkarmaya çalışan dinlerin absürtlüğü yalnızca belimizi değil, boynumuzu da büküyor.

Sokrates: Biliyorsunuz, ben hiçbir şey bilmiyorum.

23 notes, March 14, 2012